Bir anne otizmle mücadelesini tüm memlekete yaydı; bir başkası çalışma hayatında devrim yaptı. Çocuklarını şehrin kaosundan kurtaran da var, ona cesareti öğretmek için bisiklete atlayıp dere tepe giden de…
Bir anne otizmle mücadelesini tüm memlekete yaydı; bir başkası çalışma hayatında devrim yaptı. Çocuklarını şehrin kaosundan kurtaran da var, ona cesareti öğretmek için bisiklete atlayıp dere tepe giden de…
İçindekiler Tablosu
- Bir anne otizmle mücadelesini tüm memlekete yaydı; bir başkası çalışma hayatında devrim yaptı. Çocuklarını şehrin kaosundan kurtaran da var, ona cesareti öğretmek için bisiklete atlayıp dere tepe giden de…
- Maceracı Anne Mine Tüter ve Tibet Ona En Çok Cesareti Öğretmek İstiyorum
- Adanmış Anne İrem Afşin ve Nazım Özgün
- Anne Olmayı Otizmle Öğrendim
- Engelsiz Anne Sibel Hıdır ve Evren
- Kardeşten Daha Üstünler
- Aktivist Anne Feyza Altun Meriç ve Ali Yiğit
- Organik Anne Pelin Beyazıt, Ezel ve Leyla
- Çocuklar Şehre Dönmek İstemiyor
Bir anne otizmle mücadelesini tüm memlekete yaydı; bir başkası çalışma hayatında devrim yaptı. Çocuklarını şehrin kaosundan kurtaran da var, ona cesareti öğretmek için bisiklete atlayıp dere tepe giden de… İki çocuk büyütürken engelli bir başka çocuğa koruyucu anne olan da aramızda. Mücadeleci, sabırlı ve kararlılar. Engel tanımıyorlar. Toplumun dayattığı rolleri benimsemiyor, tabuları yıkıyorlar.
Maceracı Anne Mine Tüter ve Tibet Ona En Çok Cesareti Öğretmek İstiyorum
Mine Tüter bir çevre mühendisi. İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu, Boğaziçi Üniversitesi’nde yüksek lisans diplomalı. Ama hayatını ortaokul ve lise sınıflarındaki çocuklara özel ders vererek kazanıyor. Çocuklarla ilişkisi çok rahat. Dört buçuk yaşındaki oğlu Tibet’le de zaten dolaysız, rahat bir ilişki kurmuş. “Bizim anne-oğul ilişkimiz biraz eğlence biraz cesaret dolu. Hiç bir zaman korumacı bir anne olmadım. Tibet doğduğundan beri hiçbir şeyden korkmaması için onu cesaretlendirmeye çalıştım. 10 aylıkken, Antalya’da bir köyde, doğanın içinde beraber tatil bile yaptık. Şu ünlü emzirmek ve alt değiştirmek dönemlerinde, “Akrep sokar mı böcek ısırır mı” demeden zamanın ve mekânın tadını çıkarmaya çalıştık. Hayvanlarla alt alta üst üste oynamayı öğrendi. Şimdi sokak hayvanlarına müthiş bir özgüvenle yaklaşıyor.” Tüter’in anlattığına göre Tibet, bir buçuk yaşından beri annesinin bisikletinin, babasının da motosikletinin arkasında geziyor. Son iki senedir kendi kendine iki tekerlekli bisiklete de binebiliyor. Tüter, komşularının bu duruma hayret ettiğini söylüyor: “Onun babasıyla motosiklete binmesinden biz korkuyoruz, siz buna nasıl izin veriyorsunuz” diyorlar. Ben de “Cesuruz” diyorum. Bir anne olarak oğluma vermek istediğim en önemli duygu da bu zaten, cesaret.”
Adanmış Anne İrem Afşin ve Nazım Özgün
Anne Olmayı Otizmle Öğrendim
İrem Afşin, farklı gelişimli bir çocuk annesi. Oğlu Nazım Özgün ile 10 yıldır otizm dünyasında yaşıyor. Halen “Otizm Dostları Derneği” başkanlığını, “Otizm Dernekleri Federasyonu” genel sekreterliğini, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu İstanbul Yürütme Kurulu üyeliğini ve iletişim danışmanlığını sürdürüyor. Bizler Afşin’i her okuldan geri çevrilen oğlu Nazım için başlattığı” #nazımaokullazım kampanyası ile tanıdık. O ise otizmle daha dramatik bir şekilde tanışmış: “Nazım üç yaşındayken Cerrahpaşa’nın kapısında elimde raporla yerde oturup, mavi gökyüzüne baktığım gün tanıştım otizmle. 10 yıl önce bu yolculuk başladığında hayatımızın seyrinin bu denli değişeceğini bilmiyordum. 18 aylıkken üç- beş kelime konuşabilen bebeğim, sanki her gün biraz daha “sustu.”
O günlerdeki Nazım’ı, “Uçan, küçük bir kayıp ruh gibiydi artık” diye tanımlıyor. “Sanki bir fanusun içinde yaşıyordu ve herkesi o fanusun dışında bırakmıştı.” Afşin, otizm hayatına girdikten sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını söylüyor. Hayata bakış açısı, mutluluklar, hüzünler, değişmiş. “İnsanın bebeği için kurduğu her hayali unutup yeni hayaller yaratması ve yaşama dair umudunu asla kaybetmemesi gerekiyor” diye anlatıyor süreci. Meselenin özü nasıl davranacağını öğrenmekte. “Otizmle mücadele etmekten çok, onunla yaşamayı öğrenmiş biri olarak en büyük kazancım, oğlumun hem annesi hem sesi hem avukatı, hem eğitimcisi olmak zorunda kalınca, azimle gelen mucizelere sabrederek inanmayı bilmek. Öteki olmak, zaten biraz sıradışı olmak demek… O sıradışılık bana hayatta çok başka şeylerle gülümseyebileceğimi gösterdi.”
Engelsiz Anne Sibel Hıdır ve Evren
Kardeşten Daha Üstünler
“Kimsesiz bir çocuğu al, büyüt.” Sibel Hıdır’ın (42) hayatı, otobüste yanında oturan bir kadının, birdenbire bu sözleri sarf etmesiyle değişti. Hıdır, halihazırda bir kız ve bir erkek çocuk sahibiydi. Hayalinde, emekli olduktan sonra bir çocuğa da koruyucu aile olmak vardı ancak otobüsteki kadının o sözünden o kadar etkilendi ki planlarını erkene çekti. Eşiyle birlikte, Aile Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü’ne müracaat etti; bir süre sonra kurum yetkilileri Hıdır ailesine Evren isminde bir çocuktan bahsedip şöyle dedi: “Engelli olduğu için kimse onu istemiyor.” O zamanlar dört buçuk yaşında olan Evren, konuşmakta zorlanıyor ve sol kolunu hareket ettiremiyordu.
Sibel Hıdır, sürecin ilerlemesini beklediği zamanlarda rüyalarında hep belli bir çocuk gördüğünü anlatıyor. Kuruma gittiklerinde, Evren’in rüyasındaki çocuk olduğunu anlamış. Yaşadığı şoku anlatmakta zorlanıyor. Nihayetinde çift, Evren’in koruyucu ailesi oldu. Onu her gün önce kolu için rehabilitasyon merkezine, arkasından da konuşma eğitimi için özel bir okula götürdüler. Hıdır, iki buçuk yıldır koruyucu anne. Evren artık konuşmaya, hatta okuyup yazmaya başladı, kolunu da kısmen kullanabiliyor. Şu an 23 yaşındaki oğlu Bahadır ve 17 yaşındaki kızı Gözde Nur da Evren’e çok çabuk alışmış. “Kızım, Evren’i ilk anlattığımda “Oradaki tüm çocukları alıp eve getirelim” demişti. Şimdi onlar, kardeşten daha üstünler.”
Aktivist Anne Feyza Altun Meriç ve Ali Yiğit
Avukat Feyza Altun Meriç, daha önce duruşmalara pek çok kez bebeğiyle girmişti. Onu kucağında taşıyordu. Bir gün karar değiştirdi; Ali Yiğit’i kundakla göğsüne astı ve duruşmaya öyle girdi. O gün adliyedeki diğer avukatlar birbirini dürtüp “Bu ne ya” dedi ama Meriç’in zerre umrunda olmadı.
“İnsanların ne düşüneceğini bu kadar umursasam, bu hareketi yapmazdım çünkü “Hâkim ne der” diye korkardım.” Ona göre bu, bir eylem değil, mecburiyetti. Meriç, o günden sonra bir hareket başlatmış oldu. Hem çalıştığı adliye harekete geçti hem de kreş, emzirme odası imkânı bulamayan anneler, taleplerini daha yüksek sesle dile getirmeye başladı. Türkiye Barolar Birliği bir yönetim kurulu kararı aldı. Buna göre, ihtiyaç duyan tüm adliyelere emzirme odası, bebek bakım odası ve kreş yapılması için çalışmalara başlandı. Devamını Meriç anlatıyor: “Geçenlerde bir kadın avukat, hâkime “Süt sağmam gerekiyor, benim duruşmamı öne alır mısınız” diye sormuş. Hâkim de “Sizi takdirle izliyoruz, tabii alırız” demiş. Yani adliyeye bebeğiyle giren her avukatı ben sanıyorlar şimdi.”
Meriç, çalışma hayatında annelerin sürekli suiistimal edilmesine dair başka örnekler de veriyor: “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nda çalışan bir kadın bile bana “Süt iznimi kullandırmıyorlar” dedi. Yeni düzenlemeyle tam gün çocuk alan anaokulunu yarım güne çevirdiler. Bence bu, kadın çalışmasın diye yapılan bir şey.” Meriç, mücadelesini sürdürmek için Tarafsız Çalışan Kadınlar Platformu’nu kurdu. Şu an Facebook’taki bu platformu yakında bir derneğe çevirmeyi düşünüyor. Bu kısa süre içinde dahi annelerin sayısız sıkıntısını dinledi, arşivledi. En çarpıcı şikâyetlerden biri hastanelerde, radyasyon kullanılan kanser ünitelerinde bile hamile kadınlar çalıştırılması: “Bir kadın, başhemşireye “Yalvarıyorum, beni buraya vermeyin” diyor ama “İstemiyorsan çık git” yanıtını alıyor. Mesela bir başsavcı da “Çocuk ne arar adliyede, çocuk mocuk getirmeyin” diyormuş. Ama sonra tuvaletlerde alt değiştirme aparatı ve emzirme odası için çalışma başlatmış. Benim olay bir kamuoyu oluşturdu. Yani kadınlar o korku duvarını yıktı.”
Organik Anne Pelin Beyazıt, Ezel ve Leyla
Çocuklar Şehre Dönmek İstemiyor
Dört senedir İzmir’de yaşıyorlar. Evleri Marmariç Köyü’nde, müşterek bir hayatın tam göbeğinde. Burada sık zeytin-elma ağaçları, üzüm bağları var. Yaklaşık 15 kişilik bir arkadaş grubuyla birlikte zeytinyağı, pekmez, sirke yapıyor; bostanlarında organik sebze-meyve üretiyorlar. Pelin Beyazıt’ı böyle bir düzene geçmeye iten, çocuklarını şehrin kaosunda değil de doğanın içinde büyütme isteği olmuş.
Oğlu Ezel 10, kızı Leyla altı yaşında. Okuldan döndüklerinde karınları açsa ağaca çıkıp elma koparıyor ve taze taze yiyorlar; inekler ve tavuklar da “oyun arkadaşları.” Köyden ayrılmak, asla başka bir yere gitmek istemediklerini anlatıyor Pelin Beyazıt. Özellikle Ezel, şehre dönmeyi hiç ama hiç istemiyormuş: “Doğaya uyumlular ve mutlu çocuklar. İyi ki gelmişiz. Hatta keşke daha önce gelseymişiz.”
Söyleşi: Sibel Arna-İpek İzci




